Sosyal Medyacılar…

Reklam ajanslarında bazı klişeler vardır. Rahat ortam, aykırı tipler, sinema karakterlerinin dizili olduğu raflar, film afişleri ve tabii ki İngilizce&Türkçe karışımları… Yaratıcı ekibin kimseleri beğenmemesi ve ormana aykırı gitmesi de bunlardan birisidir.

Son yıllarda dijital ajanslar içerisinde yeni bir ekip ortaya çıktı. Sosyal Medyacılar! Hiçbir ekip tarafından henüz pek ciddiye alınmayan, Facebook kullanmasını bilmesi ile ön plana çıkan ve çoğunlukla 20-25 yaş arası gençlerden oluşan bu grup da yukarıda bahsettiğimiz klişeden nasibini almaktadır. Hatta yaratıcı ekip tarafından suratta hafif bir sırıtış ile karşılanan müşteri temsilcisi güzel kızlarımızın yerini artık bu ekip aldı, diyebiliriz.

Peki, kimdir bu sosyal medyacılar, ne iş yaparlar ve sorun nerededir? Sosyal medyacı markanın sosyal medyadaki birey halidir. Neden birey? Çünkü markalar sosyal medyada kurumsal değil, kişisel olarak yer alırlar. Bu mecburidir çünkü sosyal medya iletişimin birebir hale geldiği ve bunu gerçek hayatta olsa ancak dostlar, arkadaşlar arasında yaşayacağınız mecradır. Bu durumda arkadaşınıza gidip “Pazartesi sendromundan kurtul! Hayata güler yüzle bak…”, “Her Cuma olduğu gibi bu hafta da iyi bir hafta sonu dilerim” gibi zırvalar diyemeyeceğinize göre burada da demeniz münasip olmaz. Burası öğretmen, patron, kapı kapı pazarlama yapanlar gibi mesafeli ya da samimi olmayanlar için uygun bir yer değildir. Bu durumda aslında yeni nesil gençlerin iletişim rahatlığını düşününce onlar için uygun bir alan olduğunu düşünebiliriz.

Ancak sorun iletişimin kalitesindedir! İşte yaratıcı ekibin ellerine düşülen nokta burasıdır. Çünkü yaratıcı ekip okur, araştırır, seyreder, yeni akımları takip eder vs. Bu onlara geçmişte karşılaştıkları reklamcı abilerinden geçmiş bir mirastır. Oysa sosyal medyacıların geçmişte varolan sosyal medyacı abileri yoktur. Onlar kendilerini pat, diye bu işin içinde buluvermişlerdir. Bu yüzden de allah ne verdi ise yazarlar, çizerler. Burada da kurdun tuzağına düşmüş olurlar. Evet, yaratıcı ekip kurttur. Ajansta kendini gösteren her yeni kuzu onlar için bir avdır çünkü egolar tatmin edilmelidir. Olumsuzlamıyorum, bu yaratıcı ekibin kendini geliştirme yöntemlerinden de biridir ve gereklidir de.

Peki, kuzu olmaktan nasıl kurtulabilir sosyal medyacı? Eksikleri nelerdir? Öncelikle ayrı yazılan “de”leri ayrı yazarak başlayabiliriz. Bu işin şakası devam edelim…

Sosyal Medyacı her gün bir reklam yazarı gibi davranmalıdır. Eğer sıradan olmak istemiyorsa, ilgi çekmek, paylaşılmak isteniyorsa yapılması gereken budur. Bu durumda bir reklam yazarı bir konsept için günlerce kafa patlatıp ortaya bir eser koyarken, sosyal medyacı bunu her gün yapmalıdır. Bu mümkün müdür? Sosyal medyacının elinin altındaki bilgilere, kafasındaki elektrik akımlarına ve tabii ki yaratıcı damarını geliştirmek için neler yaptığına bağlıdır. Ama sosyal medyada iletişimi bu şekilde canlı tutmak tabii ki mümkündür. Bunu sağladıktan sonra reklam yazarına hava atılabilir…

Sadece yeni nesil akımlardan birinin kıyafetini giyip, sosyal medyacı gözlüğünü takarak tabii ki bu gerçekleşmeyecektir. Ya da “hey dostum, ajansın sahibi olabilirsin ama ben bu hayatta kimseyi takmadım. Seni de takmam!” bakışı pek işe yaramaz. Önemli olan gözlüğün arkasından bakan gözlerde parlayan ışıktır. Unutmamak gerek ajans patronları hala reklamcı abilerinin geleneğinden geliyorlar. Önem verilen şey kim olursan ol, yaratıcı zekadır.

Piyasada birçok kitap var. Fikir nasıl bulunur, iyi fikir bulma tekniği, nasıl reklam yazarı olunur vs. Her reklamcının öğütler verdiği, hayatını anlattığı ya da nasıl reklamcı olunur gibi kitaplarda söylenen ilk ya da son şey şudur “Kendini geliştirmelisin!”. Ama sana hangi kitabı okuman gerektiğini, neleri takip etmen gerektiğini söyleyen olmaz. Sana kitap oku dendiği için gidip ne kadar bestseller varsa alıp okursun. Faydası ne olur? Zaman geçer…

Sana “oku” denmiştir çünkü senin bilmen gereken ve dehanda yenilikler yaratacak şeyler buralardadır. Ama bu yüzeysel karakterlerin ve anlık olayların yaşandığı bestseller’larda ve aşk romanlarında olmaz. Ya da sadece pazarlama ve reklam kitaplarında okuduklarınla reklam yazarları ile baş edemezsin. Her karakterin psikolojisinin ince ayrıntıları ile yansıtıldığı, bambaşka betimlemelerle seni başka dünyalara götüren kitaplar senin için yeni bir dünya yaratırlar. En baştan başlayalım, eğer klasiklerdeki derin psikoloji ve karakter analizleri ile hiç tanışmamışsan sosyal medyacılığa 1-0 yenik başlamışsın demektir. Diğer yandan, biliyorum İstanbul’un ortasında bir reklam ajansındasın ancak senin hedef kitlen Anadolu’da; bu yüzden okuman gereken geçmiş ve bugüne dair Anadolu’yu ve insanını anlatan birçok Türk yazarın kitabı bulunuyor. Ve tabii ki bulunduğun coğrafyada tarihte neler olduğunu bilmiyorsan çevrende olup bitenler neden bu şekilde bunu da anlaman beklenmez. Bu birinci aşama, önce kendini daha sonra dünyayı anlaman gerek. Kişisel ve tarihsel olarak…

Reklam duygusal iştir, insana dair herhangi bir duyguyu yakalarsa iyi iş yapar. Sosyal medya ise hem insanlarla iletişimi canlı tutmak hem de farklılaşmak adına her gün bir başka duyguyu yakalamayı gerektirir.

Unutma, sosyal medyacının işi insanla ve yüzlerini görmediğin bu yüz binlerce insanla kurabileceğin ortak dili yakalamak zorundasın. Ve çoğu zaman sana sadece tek bir marka değil birkaç tanesini birden yönetmek düşer. Bu durumda onları tanıman ve hareketlerini bir adım öncesinde tahmin edebilmen gerekir. Ve hatta biriktirdiğin bilgiler onlara küçük jestler yapmanı da sağlar. Bir cümle ile onları bir roman kahramanı, tarihsel bir karakter, bir çizgi roman ya da sinema kahramanı haline getirebilir; komşu teyze ile kahve muhabbeti yapabilirsin.

Reklam duygusal iştir, insana dair herhangi bir duyguyu yakalarsa iyi iş yapar. Sosyal medya ise hem insanlarla iletişimi canlı tutmak hem de farklılaşmak adına her gün bir başka duyguyu yakalamayı gerektirir. Bu da tüm duyguları tanıyabilmek ve hissedebilmektir ki ancak okuyarak, seyrederek, dinleyerek olur.

hebe